11 Aralık 2010 Cumartesi

İNSAN, MEKAN VE ZAMAN

D›şar›dan gelebilecek her türlü tehlike ve tehditlerden uzakta; belirli mekanlarda,bir arada, dayan›şma ve güven içinde içinde yaşamak güdüsü; hareket yeteneğine sahip bütün canl›lar›n doğas›nda vard›r. Daha aç›k bir ifadeyle; ad›, tipi, biçimi  her ne ve nas›l olursa olsun; yaşama mekanlar›n›n hayatla birlikte dünya sahnesine ç›kt›ğ› söylenebilir. 
20. Yüzy›l’da yap›lan bilimsel araşt›rmalarda elde edilen bulgular da bu gerçeğ doğrular niteliktedir. 
Suda başyalan hayat›n ilk temsilcilerinin çiftleşme, çoğalma ve dinlenme amac›yla uygun ortamlar oluşturup yer ve şekil değiştirmeleri gibi olgular ile karada yaşayan ilkel canl›lar›n günümüze ulaşan kal›nt›lar›, yaşama mekanlar›n›n yarad›l›şla yaş›t oldğunu apaç›k ortaya koyar.   
Hayvanlar milyonlarca y›ll›k dünya serüvenlerinde bu doğal dürtülerini özenle korurken, insanoğu varl›ğ›n› sürdürme içgüdüsü  ile farkettiği korunma ve savunma refleksini zaman içinde geliştirerek, yaşama mekanlar› edinme ve oluşturma bilincinine dönüştürür. Bir bak›ma ve belki de ilk kez bu yönüyle hayvanlardan farkl› bir canl› olduğunu gösterir.
‹nsanl›k tarihinin son onbin y›l›na doğru bu bilinçle; siyah, beyaz, sar›, ari, hami, sami, türk, arap, ingiliz, hristiyan, budist, putperest, zerdüşi veya Müslüman; kimliğni belirleyen s›fatlara bakmaks›z›n, önceliklerinin ilk s›ras›na ve kutsallar›n›n aras›na yaşama mekan› olgusunu yerleşirir. Bu süreç hiç kuflkusuz birkaç cümleyle özetle necek kadar basit ve k›sa değildir.
‹nsanoğlu ‹ki milyon y›ll›k serüveninin yaklaş›k son onbin y›l› d›ş›nda, yaşam›n› yiyecek toplay›p  avlanarak sürdürür. Diğer bir deyişle; homosapiens evrim sürecinin bu karanl›k dönemlerinde kendisinden güçlülerin av›, güçsüzlerin de avc›s›d›r. Karada ya da suda hareket eden diğer canl›lar gibi sürekli dolaşan küçük topluluklar halinde yaşar. Doğay› etkileyip değiştirecek düşünce düzeyine ve eğemenlik kuracak üstünlüğe erişemediği, tarihin bu çağlar›nda; varl›ğ›n› tehdit eden doğal tehlikelere karş› yi ne doğaya s›ğ›n›r. Yaşad›ğ› coğrafyan›n ve doğan›n şekillendirdiği ağaç kovuklar›, mağara ve in gibi korumal› yerleri mesken tutar.  
Bu arada; bar›nağ›na “ev” kimliği kazand›racak baz› değişimler de yaşar. Bir içgüdü olarak fark›na vard›ğ› cinsellik arzusu gönüllü birliktelikleri kurumsallaşt›r›r. Birliktelik ile gelen üreme ve çoğalma aile kurumunu örgütler. Bu ortamda kendini ve kendisine ait olanlar› koruma tavr›n›  belirginleştirir. Güç yetiremediği doğal olaylar ile diğer tehlike ve tehditlere karş›, gücünü diğer insanlarla belirli merkezlerde birleşirerek yaşama çevresini oluşurur.  
Bu süreçte doğa ve coğrafya karş›s›nda onbinlerce y›l koruduğu konumunu ve üstlendiği rolü değiştirir. El becerisiyle, ad›n› koyamad›ğ› bir tak›m sanat ve zanaatlar›n temellerini atar. Kendinden daha güçlü canl›lar› avlamay› kolaylaşt›racak aletler icad eder. Böylece av olmaktan ç›k›p avc› olur.
Zaman›m›zdan yaklafl›k 40 bin y›l önce gözlenen ve birdenbire ivme kazanan avlanma, yemek pişirme ve diğer önemli işlerde kullan›lan gelişmiş araç ve gereçlerin artmas› zaman›, dolay›s› ile de insan›n gelişim sürecini h›zland›r›r. 
Dünya nüfusu bu süreçte tahminen 4 milyona ç›kar. ‹nsanoğlu ilk yerleşim bölgeleri olan Afrika ve Asya’dan ayr›larak, kolay ve farkl› yiyecekler bulabileceği bölgelerin d›ş›na taşar. Kuzey kutbu, Avrupa tundralar›, Afrika ve Avustralya’n›n kurak bölgeleri gibi sert iklimlerde yaşamay› öğrenir.
Bu uzun süreçte beslenme ve örtünme gibi ihtiyaçlar›n› sadece ve doğrudan doğadan sağlar. Moda ve damak zevkini geliştirmeden önce, bar›nacak mekanlar araşt›r›r.
Dünya tarihinin son onbin y›l›n›n başlar›na doğru, nüfus giderek artarken, kolayca toplanabilen besinler azalmaya başlar.
Ne var ki nsanoğlu bitkisel ve hayvansal besin maddeleri yetiştirmeyi başararak bu sorunun üstesinden gelir. Birkaç bin y›ll›k süreçte, becerisini gereği gibi ve yeterince uygulayabilmek için insan›n doğaya üstünlüğüne dayanan, çok farkl› bir yşam tarz›n› şekillendirir. “Yerleflik Düzen” diye de adland›r›lan bu değiflim, “homosapiens”in milyonlarca y›ll›k tarihinde bir dönüm noktas› ve tarihin de başlang›c› olur. Zaman, öncesine göre çok daha h›zlan›r ve bilinen dünya giderek büyür.  
Homosapiens bu süreçte doğal şartlara uygun sabit mekanlar üretmeyi öğrenir. Bar›nacağ› mekanlar ile sosyal ve ekonomik modellerini doğaya uyarlayarak ve doğal dünyayla aras›nda yeni dengeler kurarak hayat›n› düzenler.
Bar›nma mekanlar›; yerleşik tar›ma, doğal şartlara, tehlikelere karş› korunmaya ve ulaş›m imkanlar›na uygun alanlara inşa edilerek, şehirlerin ve tarihin bilinen en eski şehir uygarl›klar›n›n temelleri at›l›r. Yak›n Doğu’da dünyan›n ilk kenti kurulur; şehirlerde tarihin uzunca bir dönemine ad›n› veren muhteşem taş yap›lar yükselir. 
Mezopotamya'da, tarihin ilk yerleşik uygarl›ğ›n› kuran Sümerler M.Ö. 4000’lerde tekerleği ve yaz›y› bularak zaman›n h›z›na h›z katarlar. Çin’de, Nil vadisi ile Akdeniz havzas›nda taşa ve toprağa; k›y› şeritlerinde ahşaba şekil veren eller, yap› teknolojisinin de öncülüğünü yaparlar. Bar›nak evlerin yan› s›ra, çağdaş insan› bile şaş›rtan an›tlar üretirler. Ünlü Babil hükümdar› Nebukadnezar’›n kil tabletlere kaz›nan anlat›s›yla; “Babil’in yollar› dağlardan getirilen taşlarla kaplat›l›r... muhteşem saraylar› ve tap›naklar› inşa ettirilir”.
Başlang›çta doğu Akdeniz’in “Münbit Hilal” -Türkiye ve Irak’› içine alan hilal biçimli ve verimli toprak parças›- bölgesinde gözlenen yerleşik tar›m, bu dönemde Çin ve Orta Amerika’da da gelişme gösterir. Yak›n Doğu’da oluşan bu büyük medeniyeti, taş devrinin gizemlerinden doğup, doğuda Çin’e, bat›da ise Avrupa’ya ve hatta Atlantik okyanusunu aş›p Amerika’ya uzan›r ve kültürel gelişimi başlat›r. Tar›m Devrimi k›sa süre içinde dünyay› ve toplumlar› değifltirir. ‹lk kasaba ve kentler de dahil olmak üzere, gelişmiş baz› toplumsal yap›lar ve araçlar yayg›nlaş›r.
Bütün bu gelişmeler de gezegenimizin insan bar›nd›rma kapasitesini de artt›r›r.  Onbinlerce y›l boyunca yaklaş›k 4 milyon kişi olan dünya nüfusu, M.Ö.2000 y›l›nda birdenbire 27 milyona ç›kar .
Kasaba ve köylerde nüfusun artarak kümelenmesi, doğal kaynak talebinin belli bir bölgede odaklanmas›na yol açar. Kal›c› yerleşim birimleri, evler için inşaat malzemeleri, daha çeşitli eşyalar gibi yeni ihtiyaçlar ortaya ç›kar. Talebinin artmas›, ormanlar›n h›zla tahrip edilmesine neden olur. 
Öte yandan dünya genelinde gözlenen iklim değişikliği yeralt› ve yerüstü su kaynaklar›n› kurutur. Kurakl›k yokluğu, yoksulluğu, k›tl›ğ› ve hastal›ğ› da beraberinde getirir. Hayat eskiye göre zorlaş›r ve çekilmez bir hal al›r. Değişime ayak uyduramayan uygarl›klar k›sa aral›klarla birer ikişer tarih mezarl›ğ›na gömülürken, zaman›n h›z›na yetişen topluluklar dünya sahnesinde yerlerini al›rlar. Büyük Tufan ve arkas›ndan gelen erozyon Yak›n Doğu uygarl›klar›n› yerle bir eder. Mezopotamya’dan göç etmek zorunda kalan insanlar, yaşama biçimlerini de yeni k›talara ulaşt›r›rlar.
Bu göçlerden az da olsa nasibini alan Orta Asya bozk›rlar›nda yeni bir yaşam tarz› olarak göçebelik ve yaşama çevresi olarak da taş›nabilir mekanlar ön plana ç›kar. Türklerin keçe çad›rlar›, atlar›, arabalar› ve koyun sürüleriyle Orta Asya bozk›rlar›nda tarih sahnesindeki yerlerini almalar› da bu döneme rastlar. Yaklaş›k üçbin y›l sonra Türklerin yaşayacaklar› sabit mekanlar› önemli ölçüde etkileyecek olan Anadolu-Hitit kent uygarl›ğ› da yine ayn› süreçte yükselir.
Bir başka deyişle; Türk evinin ve Türk evi kimliğinin fiziksel ve düşünsel temelleri ayn› zaman diliminde ana k›tan›n iki ayr› bölgesinde at›lm›ş olur.
‹nsanoğlu, yaklaş›k alt›bin y›l› kapsayan bu süreçte sahip olduğu iki şeyi, diğer şeylerden ayr› tutar ve hep öne ç›kar›r.
On milyon y›ll›k tarihinin ilk kutsal› ile ilk büyük eserini, belki de hayranl›ğ›n› belirten bir ünlemle adland›r›r. Yaşama çevresinin merkezini ve evinin bir köşesini Tanr›ya ay›rarak mabede çevirir. Kent merkezlerini tap›naklarla süsler. Taşa, toprağa ve ağaca resimlerini çizer; bütününü ve bölümlerini değflik işaret ve simgelerle anlatmaya çal›ş›r. Her yap›y›, tipi ve bölümü farkl› çizgilerle gösterip her birine ayr› isimler verir. 
Tanr›ya ve eve yaklaş›m› dillere ve alfabelere de yans›r. 
Eski alfabelerinin neredeyse hemen hepsinin ilk harfleri Tanr›’y›, ikinci harfleri evi simgeler. 
Eski M›s›r alfabesinin ilk harfini gösteren işaret Tanr› olarak kabul edilen Apis Öküzünün kafas›n›n resmidir gerçekte. Bugün genellikle “ev” diye and›ğ›m›z yaşama mekanlar›; Sami-Arami dillerinde “Bet”, Fenike ve ‹brani dilinde “Beth”, Sümerce’de “Ab”, Yunanca’da “Beta”,  Arapça’da “Beyt” ve  Orta Asya bozk›rlar›nda tarih sahnesine ç›kan Gök Türkler’de ”Eb” olur.
Türk, Arap, ‹ngiliz, Hristiyan, Budist veya Müslüman; kimliğini belirten s›fatlar her ne olursa olsun, “homosapiens”in insan olma sürecinde önceliklerinin ilk s›ras›na yerleşen ev olgusu, o günden sonra da önemini ve yerini korur. Ayn› şekilde; her insan ve her toplum için, hayat›n ayr›lmaz bir parças›, hatta hayat›n ta kendisi olarak alg›lan›p şekillendirilir. Bu süreçte; on milyon y›ll›k tarihinin bu ilk büyük eserini, belki de hayranl›ğ›n› belirten bir sesle adland›r›r. Taşa, toprağa ve ağaca resimlerini çizer; bütününü ve bölümlerini değiflik işaret ve simgelerle anlatmaya çal›ş›r. Zamanla her tipi ve bölümü farkl› çizgi resimlerle gösterir, her birine ayr› s›fat ve farkl› isimler verir. 

TÜRK EVİNİN ADI ÇOK...





Türkler tarihleri boyunca içinde oturdukları taşınabilir ve sabit mekanları; alacık, çadır, tura, topak, kon, konut, konak, ocak, bark, yurt, yuva, yalı köşk, saray, villa, apartman, kat, daire, mesken ve fakirhane gibi isim veya isim soyundan  kelimelerle adlandırırlar. 
Ne var ki; bu isimlerden hiçbiri tek başına evi anlatmaz; Türk insanının eve yüklediği anlam ve işlevleri karşılamaz. 
Ev kadar özel, önemli ve etkili, ; ev gibi yaygın, yerleşik ve kalıcı olmaz. 
Bu adlar; bugün konuşma ve yazma dilimizde evin eş anlamlıları olarak kullanılırlarsa da; gerçekte yaşama mekanlarımızın fiziksel özellikleri, plan tipleri, bulundukları yerler ile içinde oturanların sosyal statüleri ve yaşama biçimleri gibi niteliklerinden bir veya birkaçını gösterirler. Bir kısmı evin anlamını pekiştiren; mekana, hayata veya insana dair duygu ve düşünceleri belirten sıfatlarlardır. Bir kısmı da, kültürel etkileşim sonucu dilimize girerek Türkçeleşen yabancı sözcüklerdir. 
Hemen hepsi, kısmen de olsa, ev kavramının içerdiği olgu ve oluşları anlatır; Türk evi kimliğinin farklı bir rengini gösterir. Etimolojik kökenleri, anlamları ve tanımladıkları mekan tipleri ne olursa olsun; ev ile iç içe ve evin içinde yer alan bu isimleri evden ve birbirlerinden kesin çizgilerle ayırıp tasnif etmek imkansızdır. Belki, tarihsel süreç ekseninde; sabit veya taşınabilir olma özellikleri veya şekillendirdikleri yaşam biçimleri ölçeğinde bir ayırım yapılabilir.
Tarihçiler; Türk topluluklarının tarih sahnesine nerede, ne zaman ve hangi mekanlarla çıktıkları hakkında kesin bir sonuca varmamış olsalar da, zamanımızdan 4000 yıl kadar önce sürüleri ve tek gözlü keçe çadırlarıyla Çin vekayinamelerine geçen “atlı göçebe bozkırlılar”ın Türkler olduğunda ittifak ederler. 
Aynı kaynaklar; ilk yaşama mekanlarına, bugünün Türkiye Türkçesi’nde pek fazla kullanılmayan "alacık" adını verirler. 
Reşid üd din, "alacık"ı; “konik ağaç kabuklarıyla örtülü tahta direklerden yapılmış çadır”  olarak tarif eder. 
Radloff’a göre; “bu isim, bir sıfat olan ala-kırmızı rengi ile ilgilidir”.
Alacık, Türkçe konuşan topluluklarda çadır ve benzeri taşınabilir mekanlarla, belirli mevsim ve zamanlarda kullanılan hafif yapıların adı olarak günümüze kadar ulaşır. Anadolu’nun bazı yörelerinde, çobanların geçici barınaklar ile tarlalarda çalışan köylülerin sığındıkları çalı ve yapraklardan yapılmış  kulubelere de “alacık” denilir.  
Bu bağlamda; kon, çadır, topak, çardak ve kulübe gibi yapılar da  ‘alacık” kavramı içinde yer alır. 
Geleneksel Türk evinin ilham kaynağı ve prototipi olarak kabul edilen “çadır”; başlangıçta ahşap iskelet üzerine keçe kaplı ve konik tavanlı; taşınabilir devamlı yaşama mekanlarının  adıdır. 
Türkçe “çat-mak” fiilinden “-ır” ekiyle türetilen çadır-çat-tır, dilimize evden önce girer ve evle birlikte çağlar boyu gönlümüze kurulur. Son birkaç yüzyılda; yerleşim birimlerinden uzaktaki mera ve tarlalarda kurulan geçici barınakları ifade eder. "Kon" ve "topak" sözcükleri, dış görünümleri ve yapı malzemeleri farlkı çadır tiplerinin adıdır. Kazak ve Türkmen Topak evleri, kubbe biçimindeki tepeliği ile Yörük çadırından ayrılır. "Kon" İran’a komşu Türkmenler arasında etrafı çitle çevrili kıl çadırlar için kullanılır.  
İnsanımıza ev kadar sıcak gelen “yurt” sözcüğü; belirli ve özel mekanlarda bir arada yaşama olgusunu anlatan ve bu olguyu pekiştiren, sıfat görevi yüklenilmiş bir isimdir. Arapça’daki “dar”, ingilizce’deki “home country” veya "home land" gibi, evin bulunduğu yaflama çevresinin genel adıdır. Türkçe konuşan topluluklarda kışın kışlakta her ailenin çadır kurduğu belirli ve sabit yeri gösterir. Bu yerde tek ev ve bir aile yoktur; evler ve aileler vardır. İçinde oturulan, yemek pişirilen ve bir arada yaşanılan somut bir nesnenin yanı sıra; sevgi, güven ve bağlılık gibi duygu ve kavrayışları da anlatır.
Bu sözcükler genellikle,Türk evi geleneğinin dışında gelişimi farklı bir hayat tarzını anlatmak ve oralarda yaşayanların sosyal statülerini vurgulamak amacıyla telaffuz edilirler. Türk evi geleneğini yaşayanlar için alacık, kon ve çadır “göçebe hayat tarz›” demektir. Alacık, Topak, Çardak ve konut “tarım ve hayvancılık”la geçinen toplulukların mevsimlik sabit mekanlarının adıdır.



Yalı, köşk, konak ve saray “zenginliği, burjuvaziyi, askeri ya da sivil bürokrasi ile siyasal gücü” temsil eder. Apartman, kat, daire ve villa; yayg›n deyiflle “lüküs hayat›”, “batı kültürünü”, “çadaşlığı” ve modernitenin egemen olduğu yaşama çevrelerini gösterir. Çağımıza özgü “gecekondu” kavramı, sadece bir barınma ve konut sorununun değil; aynı zamanda, sosyoekonomik yapıdaki kimlik bunalımını, arabesk kültürü ve “varoş tarzı”nın da adıdır. 
Ancak, buralarda yaşayanlar, hangi adla anılırlarsa anılsınlar, içinde oturdukları mekanları “ev” olarak kabul ederler. İş yerinden yafladığı mekana doğru yola çıkan hiçbir insan; apartmana, daireye,villaya, gecekonduya ya da köşke dönüyorum demez. İşten eve gittiğini söyler. Sağmaldan dönen yörük kızının evi yayladaki kara kıl çadırdır. Gecekonduda oturan ailesini terkeden çocuk, eylemini “evden kaçmak” diye tanımlar.
İkibin yıldır dilimizden düşürmediğimiz ev sözcüğü, sözcük ve kavram olarak, bütün bu mekanlarının kesişim noktası; hepsini örten tavan ve kucaklayan ana gibidir. Ev, eş veya yakın anlamlısı olarak kullanılan bu adlarla anılan; yapısal özellikleri ve tipleri farklı bütün mekanları; bu mekanlar ekseninde gelişen olgu, oluş, statü ve hayat tarzları ile birlikte kapsar. Ev çadırdır, konuttur, yurttur, yuvadır, yalı, köşk ve villadır. Fakat çadır, konut, yurt, yuva, yalı, köşk, villa ve diğerleri hep birlikte ya da ayrı ayrı, her zaman ve Türkçe konuşan her toplulukta “ev” demek değildir.
Ev sözcüğü; diğer yakın ve eş anlamlılarından farklı olarak; yapısal özelliklerine ve tiplerine bakılmaksızın; basit ve dar anlamda “yaşanılan mekanlar”ın genel adıdır. Yaygın ve geniş anlamını, çoğunlukla ve en isabetli olarak “aile ocağı” deyimi ile karşılar. Ev kavramı, Batı Avrupa dillerinden farklı olarak, yaşanılan mekanın çeşidini ve tipini göstermekten çok ne işe yaradığını ve işlevini vurgular. Sık sık mekan değiştirmeyi ve yenilemeyi gerektiren göçebe hayat tarzının doğal sonucu olan bu kavrayış; yaşama alanının  somuttan çok, soyut değerlere öncelik verilir. Ki Türk evine özgün kimliğini kazandıran da, bu hayata bakış, algılayış ve kavrayış biçimi olur.
Konak, köşk, saray, kulübe, villa, yalı gibi adlarla anılan mekanlar, birer barınak olmakla beraber, herşeyden önce farklı binaların adı olarak telaffuz edilir. Binayı “ev” yapan özelliklerin başında “yemeklerini bir arada pişirmek” gelir ki, yemeğin pişirildiği ocak Anadolu’nun pekçok bölgesinde “ev” anlamında kullanılır. Ocakta yanan “od” da aynı anlamı içerir. “Ev” bazı yörelerde “aile ocağı” deyimi ile anılır. 
Bir cümle ile belirtmek gerekirse; Türk insanı; sosyal, ekonomik, kültürel veya folklorik; hangi açıdan bakılırsa bakılsın; insan yaşamının her anında önemli ve anlamlı bir yer tutan evi “ben”in veya “biz”in farkını farkettiren bir kimlik olarak kabul eder.




Ne gariptir ki, zamanımızdan 1500 yıl önce tarih sahnesine ulus adıyla çıkan Göktürklere ait ilk yazılı belgelerde yer alan bu sözcük, Türkçe değildir. Dilimize Sami-Arami dillerinden girer. Mısır, Yunan, Fenike, İbrani, Arap, Sami-Arami ve bilinen diğer eski alfabelerde “b” harfinin okunuşudur.  Sami-Arami dillerinde “bet”, Fenike ve İbrani dillerinde “beth”, Sümerlerde “ab”, Yunanca’da “beta”, Arapça’da “beyt” olarak seslendirilir ve şekil olarak genellikle tek veya iki odal› bir evi çağrıştırırlar. Bu alfabeleri kullanan dillerde yaşama mekanlarının adı olarak kullanılırlar.
Göktürk alfabesinde çadırı andıran bir şekille gösterilir. “Eb” şeklindeki okunuşu zamanla ve başına lehçelere göre değişen sesler getirilerek “av”, “ab”, “ap”, “ib”, “öi”, “üi”, “üg” ve“ög”  şeklinde kullanılır. Özbek lehçesinde "uy", Oğuz’da “ev” olur. Türkçenin bütün lehçelerinde kullanışlarına bakılırsa, iki harfli bu sözcükler daha çok “aile” ve  “klan” anlamlarını içerir.  
Evden türetilen kelimeler de bu savı doğrular. 
Evlenmek, Türkçenin hiçbir lehçesinde “bina  yapmak” veya “konut almak”, “bir barınağa sahip olmak” anlamına gelmez. 
Bütün lehçelerde “dünya evine girmek”, “hayatını karşı cinsten biriyle birleştirmek” ve “eş almak” demektir.  
Evliliğin tarafları “evdeş”; başlarını sokacak bir kulubeleri dahi olmasa, medeni halleri “evli” diye anılırlar.
“Ev yıkmak” da, aynı şekilde “bir aileyi yıkmak, aile huzurunu bozmak” anlamında kullanılır. 
Azeri lehçesinde “aile sorumluluğunu taşıyan aile reisine ”evdar” denilir. 
“Evcek” sözcüğü, “bütün aile birlikte” veya eski deyimle “maile”nin karşılığıdır. 
“Evcimen” ailesine bağlı insanları niteleyen bir sıfattır.
Yatılı okuyanların ve askerlerin, hafta sonlarını bulundukları yerdeki akraba veya tanıdıklarının yanında gecirmeleri “evci çıkmak” olarak resmi belgelerde yer alır. 
Çocuklar›n aile hayatını dramatize eden oyunun adı “evcilik”tir. 
Çalışmayan evli kadınlara, barındığı mekana bakılmaksızın “ev hanımı” denilir. 
Ev hanımlarının yemekten temizliğe ve nakıştan dikişe kadar, günlük uğraşlarının tamamı “evişi” kavramı altında toplanır.
Günümüzde apartman dairelerinde beslenen kedi, köpek benzeri hayvanlar “evcil” olarak tanımlanır. 
Kaplumbağalar, günlerinin bir bölümünü sabit mekanlarda geçirdikleri halde, “evi sırtında” varlıklar diye tanımlanırlar. Aynı tanım, en azından gecelemek üzere bir yerde konaklayan gezginler için de kullanılır. 
Yalıda, köşkte, konakta ya da gecekonduda üretilen katı ve sıvı atıkların üretildikleri alanla ilişkileri “evsel” sıfatıyla belirtilir.  Her tipte konutun içinde yer aldığı özel yeşil alanlar “evsel bahçe”lerdir.
Konak, köşk, saray, kulübe, villa, yalı gibi adlarla anıan mekanlar, birer barınak olmakla beraber, herşeyden önce farklı binaların adı olarak telaffuz edilir. Binayı “ev” yapan özelliklerin başında “yemeklerini bir arada pişirmek” gelir ki, yemeğin pişirildiği ocak Anadolu’nun pekçok bölgesinde “ev” anlamında kullanılır. Ocakta yanan “od” da aynı anlamı içerir. “Ev” baz› yörelerde “aile ocağı” deyimi ile anılır.



TÜRK EVİ KİMLİĞİ -Giriş-

M.Yaşar Duru


Ev; dil bilimi açısından; iki harfli, tek heceli, basit bir kelime... 
Çeşit olarak isim. Hem öyle özel de değil. Taş, toprak, deniz, masa gibi cins ve madde ismi.
Şemsettin Sami Kamus-u Türki’de, “taş, kereste veya tahtadan yap›lan, bir ailenin ayrı olarak oturmasına elveriflli yer” diye tarif eder. 
D.Mehmet Doğan Büyük Türkçe Sözlük’te; “insanların barındıkları yer” demekle yetinir. 
Fransızların dünyaca ünlü Ansiklopedik Lüğati Larousse; “insanların barınmaları için yapılmış yapı” olarak açıklar.
Oysa ev; “dünyada mekan, ahirette iman” diyerek  ahiret gününün sahibi Allah’tan sonra en çok önemsediğimiz ikinci bir kutsal gibidir gözümüzde. Günlük hayatımızda eşimiz, işimiz ve aşımız ile birlikte en çok kullandığımız isimlerden biri ve belki de birincisidir.

Bu mütevazi kelime Türkçe bile değildir. 
Dilimize İbrani-Aramiceden girmiş.  Ne var ki Türkçedeki hiç bir isim gözümüzde ve gönlü müzde, ev kadar değerli ve ev gibi ayrıcalıklı bir yer tutmaz. İki harfli bu küçücük kelimenin sahip olduğu imtiyaza ve şöhrete sahip olmaz.
Ev, kimi zaman diğer eşanlamlıları gibi, aralarında aile bağı bulunan insanların birlikte barındıkları mekanları gösterse de, gönül defterimizde; bir yapıya ad olmanın çok ötesinde; derin, özel ve tarifi sözlüklerin sınırlı sayfalarına sığdırılamayacak kadar geniş anlamlar taşır.

Bu büyüleyici kelimeyi duyunca; sadece dört duvar, yalnız  hayat, salon, sofa, eyvan ve odalardan ibaret bir bina canlanmaz iç dünyamızda. Sadece mutfağı, banyoyu, kapıyı, bacayı, pencereyi, camı, çerçeveyi düşlemeyiz. Maddi bir varlığınn fiziki görünüşünü hayal etmeyiz sadece. Neyin, nerede, nasıl ve nice olduğunu sormaz, sorgulamayız.
Evin dört duvardan başka anlamları da vardır sözlüğümüzde. Bu adı duyunca: önce bu mekanlara hayat veren ve bu mekanlarda hayat bulan insanlar arz-ı endam eder karşımızda.  
Oturma odamızın bir köşesinde tespih çeken dedelerimiz, geçip giden yıllarına titrek sesiyle ağıtlar yakan ninelerimiz, gam dili ile hemhal olan amcalarımız, dayılarımız, teyzelerimiz, halalarımız, kavim, kardeş ve akrabalarımız; hatta arkadafllarımız, komşularımız hayat bulur gönlümüzde.
Hayat şartlarından yakınan babalarımız, günlerini oda ile mutfak aras›nda koşturmakla geçiren analarımız, bacılarımız; muhayyel bir güzelin sevdası ile kendini şiire veren ağabeylerimiz; körebe, sobe, çelikçomak, elim sende ve kovboyculuk  oynadığımız ve beşiğini içli ninnilerle salladığımız kardeşlerimiz canlanır gözümüzde. 





Uzak ya da yakın akrabalarımız, külüne muhtaç olduğumuz komşularımız, akrabadan yakn bildiğimiz dostlarımız, bir küsüp bir barıştığımız arkadafllarımız ve hatta düşman belleyip tek kelime konuşmadıklarımız; bozuk zeminin de düşe kalka oynadığımız daracık sokaklarımız, kiliseden bozma cami, köşe başlarında binek ve sadaka taflları dile gelir adeta.
Muhtar›, azas›, bekçisi, çöpçüsü, müezzini, imamı, hacısı, hocası, kuyucusu, dondurmacısı, ince nacarı, kahkecisi, gazyağcısı, dilencisi, iğnecisi, yol soranı, adres arayanı, alisi, velisi ve delisi ile adlarını gururla andığımız mahallelimiz ve hemşehrilerimiz; hep birlikte harcadığımız en güzel dakikalar, saatler, günler, aylar ve yıllarımız toz pembe bir sisin içinde hüzünle geçer önümüzden.
Zamanı ve mekanı hakça paylaştığımız köpeğimiz, kedimiz; sabahın habercisi kart horoz, tavuklarımız, civcivlerimiz, kurban bayramların da kesmeye kıyamadığımız kınalı kuzular, güvercinler, paytak yürüyüfllü ördekler, kazlar, safkan arap atlarımız, bahçemizin gedikli konukları kumrular, serçeler, kuşlar ve böceklerle rüzgarın sesini duyar gibi oluruz.
Burcu burcu, elvan elvan çiçekler, büyük büyük babamızın diktiği incir ağacı; ninemizin hatırasını yaşatan ihtiyar asma, mis kokulu arabızengi, anamızın kızlarım dediği yediveren gülleri; pencereden el sallayan mor karanfiller, karagöz, fesleğen, balıkağzı, karagöz ve cemi cümle nebatatın yapraklarına düşen çiğ ve susuzluktan çöle dönen mermer havuz gelir aklımıza.
Aydınlık odalar; yere serilen yün yatağ›n rahatlığını ve mangalda küllenen bir avuç meşe kömürünün sıcaklığını ararız zaman zaman. Sonra hayatı bahçesi, demircağı, merdiveni, damı, kısa yaz gecelerini geçirdiğimiz tahtı, çiti; duvarı, penceresi, kapısı, elmastraş boy aynası oymalı ceviz çeyiz sandığı, yer minderi, yatağı, yorganı, şiltesi, perdesi, gramafonu, radyosu, gazocağı, semaveri, idare lambası ve herşeyi ile bu mekanları düşünürüz.
Ders çalıştığımız, oturduğumuz, kalktığımız, en muteber misafirlerimizi ağırladığımız, devli masallar ve uzun dalga Ankara Radyosu’n dan “Ajans Haberleri”ni dinlediğimiz.. hane halkıyla yarınlara dair pembe düşler kurduğumuz, karnımızı doyurduğumuz, uyuduğumuz ve adam gibi adam  olmayı öğrendiğimiz sıra gecelerinden ses veren odaların özlemiyle yanar tutuşur yüreğimiz. 
Bir kova su ile bakır leğenin içinde yıkandığımız kapı arkaları, gedemeçler, eşiklikler.. Pekmez küpünü, ekşiliyi, yağı ve eskileri sakladığımız zerzembeler. Odadan büyük tandırdıklar; ekmek tahtası, aktarma ağacı, sac ve oklava, çamaşır kazanı, küllük ve ocak.. Su curunu, mermer kurna, toprak testi, bakır tas..Dam loğu, loğdur ağacı, kar küreği.. vesaire..
Erkekliğe ilk adımımızı attığımız sünnet düğünü; kirvemiz, sünnetçimiz ve yanaklarımıza dökülen çocukça göz yaşları...  


Amcamızın, abimizin veya bir başka büyüğümüzün zılgıtlarla yolculanan nişan bohçası, güveği esvabı, düğünü, kına gecesi, süphası, gelin hamamı... Ablamızın ak duvağıyla babaevinden ayrılışı. Dünyaya merhaba diyen küçüklerimiz, büyüklerimizin yürek yakan vakitsiz vedaları. Ayrılıklar, ölümler, yaslar..
Ev dört duvar arasına sığdırılacak kadar küçük değildir.
En gizli duygularımız ile en aykırı düşüncelerimizin bitmeyen kavgalarını ve anlaşıllmaz birlikteliklerini böylesine yakınlaştıran, böyle sıcak ve özel gösteren koca bir dünyadı. Harikulade bir medeniyetin beşiği ve muhteşem kültürümüzün sönmeyen ocağıdır.
Böylesine bizim, böylesine bizden ve böylesine bize özgü alemin adıdır ev.
Bu küçük ve mütevazi sözcük; acısı-tatlısı, kederi-sevinci, iyisi ve kötüsüyle, içine sığdırdıklarımız ve dışarı taşırdıklarımızla; alınyazımız, kimliğimiz ve kişiliğimizdir.